Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

“Benim Yazgım Yazmak, Maaşımı İse Tanrı Veriyor”

Gazeteci Ayşe Keşkek, Tekirdağ’ın kültür-sanat hayatına kurduğu yazı atölyesiyle yön veren, yılların usta kalemi Güven Serin ile edebiyatın zamansızlığını, tüketim çağında yazar kalabilmeyi ve yazının iyileştirici gücünü konuştu.

Güven Serin; yıllardır severek yaptığı yazarlığı, “Annem zaman zaman bana sorar: “Oğlum her gün atölyeye gidiyorsun, kaç para kazanıyorsun?” ben de kendimi de rahatlatan o spontane cevabı veriyorum: “Anne, benim maaşımı Tanrı veriyor.” Eğer böyle manevi bir inancınız yoksa –ki sen de bu işin içindesin biliyorsun– bu mesleği sürdüremezsiniz.” Diye anlatıyor.

WhatsApp-Image-2026-06-04-at-10.16.55-3 “Benim Yazgım Yazmak, Maaşımı İse Tanrı Veriyor”

AYŞE KEŞKEK: Güven Bey, yıllardır kelimelerle iç içesiniz. Geriye dönüp baktığınızda, sizi ilk kez “Ben yazmalıyım” demeye iten o ilk kırılma noktası neydi? Çocukluk veya gençlik yıllarınızdan kalma bir anınız var mı bu konuda?

GÜVEN SERİN: Yazma alışkanlığım öteden beri vardı aslında. Arkadaşların mektuplarını yazdığımı hatırlarım. Daha doğal olması için kendimi onların yerine koyup, empati kurarak onlar yazmış gibi davranırdım. Sonuçta okumayla beraber yazmaya karşı bir refleks gelişti. Ancak en önemli kırılma noktası, kardeşimin ölümü oldu. O büyük acıya tutunabilmek için profesyonel manada yazmaya başladım. Birçok yazarın başına gelen de budur aslında. Acılarla yüzleşmek, acılara tutunmak, onları anlamak ve başkalarının acılarına ortak olmak için yazmanın, insan uygarlığının en büyük buluşu olduğuna inanıyorum. İlk zamanlardaki masallardan, mitolojik öykülerden sonra ortaya çıkan edebiyat, insanlık için her zaman bir kurtarıcı olmuştur. İnsanlık bugün çok hızlı koşarken, çarenin ve çözümün yine edebiyatla yüzleşerek, ona dokunarak olacağına inanıyorum.

AYŞE KEŞKEK: Hem öykü ve roman üretiyorsunuz hem de köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Köşe yazarlığının getirdiği o günün telaşı ve aktüalitesi ile edebiyatın zamansızlığı arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

GÜVEN SERİN: Bence güzel bir denge kuruyorum. İkisinde de ipin ucunu kaçırmamak gerekiyor. Ben bu işe sevdalıyım. Sık sık tekrarladığım klişe bir söz gibi gelebilir ama benim yazgım yazmak. Bunu söylerken bir isyandan ziyade, sarılmış olduğum bir tutamaktan bahsediyorum. Doğal ve gönüllü olarak yazdığım için yorulmuyorum. Güncel kalabilmek için de o akışın içinde olmak gerekiyor; ikisi birbirini besleyen unsurlar.

AYŞE KEŞKEK: Peki, o meşhur yazı atölyesini kurma fikri nasıl ortaya çıktı, nasıl kurdunuz?

GÜVEN SERİN: Atölye kavramı, Türkçe anlamıyla “işlik”, üretilen bir yerdir. Ben romanlardan ötürü ressam atölyelerine hep sempati duyardım; özellikle alt katında çalışılan, üst katında dinlenilen o iki katlı mekanlara… Hayalimdeki yer de insanların bir arada olabileceği, kapıyı çalmadan gelebileceği bir alandı. Çünkü yazı da bir üretmedir, yazı da bir atölye işidir. Gazetede olsanız sınırlı insanla görüşeceksiniz, evde olsanız hiç kimseyle görüşemeyeceksiniz. Bugün her yerde yazabilirsiniz ama kendinize ait bir atölyeniz olduğunda herkes çat kapı gelebilir. Zaten burası için hep söylerim: “Kapıyı çalmadan gelebileceğiniz tek yer belki de burasıdır.”

WhatsApp-Image-2026-06-04-at-10.16.55 “Benim Yazgım Yazmak, Maaşımı İse Tanrı Veriyor”

“ŞEHİRLERİ ŞEHİR YAPAN SANATÇILARI VE ONLARIN MEKANLARLA KURDUĞU BAĞLARDIR”

İlk başta insanların kafası karıştı tabii. “Ne atölyesi? Demirci mi, marangoz mu?” diye sordular. “Yazı atölyesi” dediğimde yadırgadılar. Ama aradan yıllar geçtikten sonra bu işin ne kadar doğru olduğunu ve şehir kültürüne nasıl katkı sağladığını gördüm. Şu an duyduğum kadarıyla birkaç kişi daha yer arıyor, atölye kurmak istiyor. Şehirleri şehir yapan sanatçıları ve onların mekanlarla kurduğu bağlardır. İstanbul denince Sait Faik’in Burgazada’sı, Haldun Taner’in Kadıköy’ü akla geliyorsa; bu atölye de bizim için birçok insanın ağırlandığı, mekanla bağ kurduğu bir sığınak, benim “kozam” oldu.

AYŞE KEŞKEK: Mekanlardan bahsetmişken… Tekirdağ, tarih boyunca Namık Kemal gibi güçlü bir edebi figüre ev sahipliği yapmış bir şehir. Bu topraklarda yazarlık yapmanın üzerinizde hissettirdiği tatlı bir sorumluluk var mı?

GÜVEN SERİN: Bu durum bende büyük bir heyecan yaratıyor. Sadece Namık Kemal değil; Mustafa Kemal Atatürk’ün 19. Fırka ve 57. Alay için buraya gelmesi, sayılı ayları kapsasa da bu şehirde bulunması çok önemlidir. Namık Kemal’in bu şehirde doğması ona sadece şair veya yazar olarak değil, bir “öncü” olarak büyük bir değer katıyor.

Hatta ben birkaç ay önce “Ünlülerin Mezarlarını Tekirdağ’a Getirelim” diye bir yazı yazmıştım. Nazım Hikmet dışarıda, Ahmet Kaya, Erkin Koray… En azından Erkin Koray’ın Tekirdağ ile ciddi bir bağı var; yıllarca buraya konsere geldi, Akçakayalarla önemli bir dostluğu vardı. Pekala kızı ikna edilip Tekirdağ böyle bir başlangıç yapabilir. Değerli insanların mezarları bile o şehre büyük bir ruh katar. Bu isimlerin geçmişte burada bulunması bana da ciddi manada esin kaynağı oluyor.

AYŞE KEŞKEK: Günümüzde pek çok genç yazar adayı hep bir “ilham perisi” bekler. Yılların tecrübesiyle sizce yazmak bir ilham işi mi, yoksa sıkı bir disiplin ve işçilik mi?

GÜVEN SERİN: Zor bir soru ama birlikte çözümleyelim. Aslında ilahi bir fısıltı, yani bir esin perisi gerekiyor; “Hani başla artık, yaz” diyen bir güç. Ama arkasından sıkı bir disiplin gelmiyorsa, zenginlik oluşmuyor. Benim için Tekirdağ’ın sembol isimleri de, şehrin tüm sorunları da birer yazı konusudur. Bir vatandaş sokağının, mahallesinin sorunuyla bana geldiğinde, eğer samimiyse ben de samimi olurum ve o sorunu köşeme taşırım. Çünkü yerel gazeteciyi, köşe yazarını koruyan hazır bir oluşum yok; kendimizi kendimiz kollamak zorundayız.

Bununla birlikte, biliyorsun, sen de yıllarca yazılarımı derledin; ben sanat ve felsefe yazılarını çok seviyorum. Mahalle ve şehir sorunları bir gün çözülür gider, o yazıların güncelliği biter. Ama sosyolojik içerikli, sanatla iç içe geçmiş yazılar kalıcıdır. Mahallenin bir gencini, bir ihtiyarını kaleme aldığınız an, o karakteri sizden sonra anlatacak başka kimse çıkmaz.

WhatsApp-Image-2026-06-04-at-10.16.55-2 “Benim Yazgım Yazmak, Maaşımı İse Tanrı Veriyor”

AYŞE KEŞKEK: Kesinlikle öyle. Sizin gibi değerli büyüklerimizle, sanatçılarımızla oturup sohbet etmek biz yazar adaylarına da ilham oluyor. Az önce sohbet ederken bile bana iki tane köşe yazısı konusu çıktı sayenizde!

GÜVEN SERİN:(Gülüyor) Çıktı mı? Ooo, çok sevindim buna!

AYŞE KEŞKEK: Peki, bugünün hızlı tüketim çağında okuyucu profilini nasıl değerlendiriyorsunuz?

GÜVEN SERİN: Okuyucu profili bence tüm zamanlarda bir sorun olmuştur. 100-200 yıl öncesine baktığımızda da büyük sanatçıların (Van Gogh, Shakespeare gibi) refah içinde yaşamadığını, zorluk çektiğini görüyoruz. Demek ki nitelikli okur veya sanatsever her dönemde azdı. Şimdiki sorun ise çok fazla sosyal medya içeriğinin olması. Genç okuyucu bulmak ciddi bir mesele. Aslında biz de aramıyoruz, onun bizi bulmasını bekliyoruz. Beklentilerimizi en aza indirdik.

Yazı sanatı ilahi bir güçle beslenir. Eğer alkışla veya okuyucu sayısıyla ilgilenmiyorsanız, nitelikli okur eninde sonunda sizi buluyor. Geçtiğimiz yıl üniversiteden bir yüksek lisans öğrencisi, bir yazımı okuyup hocasıyla atölyeye geldi. Bu benim için anlık binlerce alkıştan çok daha değerli. Çünkü orada gerçek bir beslenme ve öğrenme süreci başlıyor.

Annem zaman zaman bana sorar: “Oğlum her gün atölyeye gidiyorsun, kaç para kazanıyorsun?” ben de kendimi de rahatlatan o spontane cevabı veriyorum: “Anne, benim maaşımı Tanrı veriyor.” Eğer böyle manevi bir inancınız yoksa –ki sen de bu işin içindesin biliyorsun– bu mesleği sürdüremezsiniz. Gelişmiş ülkelerdeki gibi telif haklarıyla geçinmek bizim buralarda zor. Ama bunu şart koşarsanız, yazıyı da şarta bağlamış olursunuz ki bu benim meselem değil.

AYŞE KEŞKEK: Anneler hep aynı galiba! Bana da sürekli koşturduğum ve yanlarında olduğum bir edebiyat programından plaket verdiklerinde annem evde, “Kendini bunlarla avutuyorsun, sana ne kazandırıyor?” demişti. Ben de ona “Ruhumu besliyorum anne, sen nasıl örgü örerken huzur buluyorsan bu da benim ruhumun gıdası” demiştim. Peki, yazarlık yolunun henüz başında olan Tekirdağlı genç kuşaklara altın tavsiyeleriniz neler olurdu?

GÜVEN SERİN: İyi bir okur ve gözlem yeteneği gelişmiş her insan, aslında potansiyel bir yazardır. Önemli olan toplumsal baskıyı göğüsleyebilmek. Genç bir insan kolay kolay “Ben yazar olacağım” diyemiyor çünkü ucunda para yok. Eğer bu işten çok büyük paralar kazanılsaydı, muhtemelen herkes çocuğunu staj yapsın diye yanımıza getirmek isterdi.

Buradaki asıl büyüklük maneviyattır; geleceğe bırakacağınız değerlerdir. Ben o konuda çok bahtiyarım. Trakya’dan Edirne’ye uzanan binlerce yazılık bir birikim var arkamda. Yazının mayalanma süreci böyledir, nesiller sonra değeri anlaşılır; Kafka’da, Orhan Kemal’de, Yaşar Kemal’de olduğu gibi. Yazar o esin kaynağını hissetmeli ve “Her şeye rağmen, kendimi kazanmak için yazmak istiyorum” demeli. Yazı şarta bağlı olmamalı. Gazetede yazmak isteyip de yola çıkan çok oldu; kimi 3, kimi 5 yazı yazdıktan sonra siyasetin o çığırtkanlığı arasında boğulup gitti. Kendi karakterinizi ve yazı tekniğinizi geliştirmeniz gerekir.

AYŞE KEŞKEK: Teknikler konusunda, “Bir yazıda asla olmamalı” dediğiniz kırmızı çizgileriniz var mıdır?

GÜVEN SERİN: Yazının hakaret içeren, yanlı veya kışkırtıcı olmaması gerekir. Yazının amacı muhakkak kamusal faydaya dönük olmalıdır. İsterse tek bir kişiye ulaşsın, yine de bir yarar sağlamalıdır. Öteki türlüsü sadece egoyu tatmin etmek olur ve toplumda karşılık bulmaz. Günümüzde halkımız çok şüpheci, gazeteciliğin saygınlığı da maalesef alt sıralarda. Ancak istikrarlı bir şekilde yazdıkça bu algının kırıldığını görüyorum. İnsanların hayatlarına dokunup, hatıralarını doğru aktardığınızda o yazı bir ömür saklanıyor. 2018’de vefat eden babası hakkında yazdığım yazıyı arayan kızı ya da 2013’te yazdığım “Göçmen Kızı” yazımı her okuduğunda ağladığını söyleyen Nurcan Hanım… Yazı, insanla, mekanla ve şehirle kopmayan bağlar kurar. Tabii ben de yazı konusunda hâlâ bir öğrenciyim, çok büyük kelamlar edemem.

AYŞE KEŞKEK:(Gülüyor) Siz öyle diyorsanız biz daha yolun en başındayız demektir.

GÜVEN SERİN: Gerçekten öyle, kendimi hiç “usta” konumunda görmedim, bunu düşünecek zamanım da yok. Zihin hep yazıyla meşgul; bak sen gelmeden hemen önce de bir yazı kaleme alıyordum. Bu güzel sohbet ve zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim.

AYŞE KEŞKEK: Ben teşekkür ederim Güven Bey, kaleminiz inşallah hiç susmasın. Son olarak okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

GÜVEN SERİN: Edebiyatın içinde, hatta sadece kenarında olmak bile çok büyük bir zevk. Dev kütüphanelere ihtiyacımız yok; birkaç kitabı, birkaç şairi süzmek bile yeterli. Mesela ben Nazım Hikmet’in o küçük dizesini, “Yaşamak güzel şey be kardeşim” sözünü her hatırladığımda yaşamı hatırlar, yeniden yola koyulurum. Edebiyat, birileri “Aferin” desin diye yapılmadığı sürece hayatın ta kendisidir. Bir avuç açıp kapamayla biten bu hayatta yazı, bana kin ve nefreti unutturmayı değil, tamamen silmeyi öğretti.

Yaşamı zorlaştıran basit tartışmalar yerine şu üç ilkeyi hatırlıyorum hep: Öneri getirme, kabul etme ve reddetme. Yaşadığın şehri eksikleriyle kabul ettiysen zevk alırsın, yetmiyorsa öneri getirirsin ya da tamamen reddedersin. Arkadaşlık ilişkileri de böyledir. Kısacası yazı, insana çok ucuz ve temiz bir yaşama zevki tattırıyor. Yazarlık okulda öğrenilecek bir şey değil; zihnin sürekli üretmesiyle, iyi bir gözlemle ve işi severek benimsemekle ilgilidir.

Ayşe Keşkek

DİĞER VİDEOLAR