“Salyangozlar ağaca tırmanırken arkalarında berrak ve tertemiz izler bırakırlar. Ben ki bu kültür mayasıyla mayalanmış bir insanım; ‘Benim de bu dünyada kültür olarak hiçbir izim olmayacak mı?’ diye düşündüm ve kitaplarım böyle doğdu.”
“Yazan insan arı gibidir; bir milyon çiçeğe konar, polenler toplar ve ortaya bal gibi lezzetli bir ürün çıkarır. Ancak yazmak sabahlara kadar süren, çok ağrılı ve sancılı bir çiledir.”
“Marmara Denizi önümüzde salya sümük ağlarken buna üzülmeyen bir vicdan yazar olabilir mi? Çevresindeki kirliliğe dertlenmeyen, acıyla aşılanmayan bir insan asla büyük eserler üretemez.”
Ayşe Keşkek Merhaba, bugünkü konuğumuz değerli yazar İbrahim Çeşmecioğlu. Merhaba İbrahim Bey.
İbrahim Çeşmecioğlu: Merhaba Ayşe Hanım.
Ayşe Keşkek: İrem Yayıncılık’ta kitaplarınız yayınlandı, evet. Yeni, daha taze, mis gibi kokuyorlar. İlk önce kendinizi tanıtabilir misiniz?
İbrahim Çeşmecioğlu: Evet, ben Silivri doğumluyum. Silivri’nin Ortaköy’ünde, Ortaköy Mahallesi’nde doğdum. Ortaköy önce belde belediyesiydi, şimdi tabii mahalleye dönüştü. Ortaköylüyüm ben, Ortaköylüyüm diye anmak istiyorum hâlâ. Orada yıllarca siyaset yaptım. İlkokulu, ortaokulu Silivri Ortaköy’de bitirdikten sonra senelerce siyaset yaptım. Siyaset serüveni, siyaset edimi, siyaset yapımı benim için 2019’da bitti. 2019’a kadar meclis üyesi dahil siyasetin çeşitli kademelerinde; mahalle başkanlığı vesaire devam ederek, halkımızın yanında olarak, onların hizmetinde olarak siyaset yapmaya çalıştım.
2019’dan sonra da içimde her zaman yazma isteği, yazma ışığı belirirdi zaman zaman. Ben onu bastırırdım ve sönümlenmesine izin vermeden bastırırdım, “olmasın” derdim şimdilik. Ama 2019’dan sonra artık tamamen, tam zamanlı olarak neredeyse okuyup yazmaya kendimi verdim ve dördüncü kitabımı yazdım. “Ihlamurun Canını Aldılar” ve “Ellerim Yaşlanmadan Git Yüzün Ölünce” diye iki kitabım var. Onlar, birden yüze kadar sıralanan maddeler halinde tarihi kişilikleri anan, şiirsel metinler manasında yazılar ve işte hayatımdan anekdotların da yer aldığı iki kitap. Bunlar da “Salyangozu Ezmeyin” ve “Kırlangıcı Vurmayın” isimli iki yeni kitabım; gezi-anlatı türünde yazılmış kitaplardır. Bunları da okuyucularımızın beğenisine İrem Yayıncılık ve sizlerin aracılığıyla sunuyoruz. Dilerim gerekli, yeterli ilgiyi, sevgiyi görür. Ben de herkesin kalbinde iki cümlemizin yer etmesinde, katlanıp konulmasında, onu yeri geldiğinde kullanmasında faydalı olursam, onların önüne bir ışık huzmesi olarak düşebilirsem, onların hayatında iki cümle de olsa yer alabilirsem çok büyük bir mutluluk ve huzur duyacağım. Bunları belirtmek isterim başlangıçta.
Ayşe Keşkek: Peki, bu çıkardığınız kitaplar güzel bir amaca hizmet ediyor, evet. Ondan bahseder misiniz biraz?
İbrahim Çeşmecioğlu: İsimlerinden başlasak… Şöyle oldu: Ben bahçe işleriyle de uğraşıyorum. Siyaseti bıraktıktan sonra dedim ya, 2019’da ara verdik, artık halkın hizmetinde olmaktan, caddede, sokakta olmaktan biraz daha geriye durup okuyarak, yazarak, daha rafine işler yaparak, daha rafine bir gönlü ve aklı kullanarak hayatın içerisinde olmaya kendimi öyle konumlandırmaya, konumlamaya ve eğer biraz hayatla alışverişimiz işlerimize yansıdıysa insanlarla öyle ilişki kurmaya gayret ettim.
“DOĞANIN İZİNDEN KÜLTÜRÜN İZİNE”
Bir de tabii doğanın içerisinde olmayı seçtim. Yorulduğum anlarda, biraz kendimi toparlamaya çalıştığım anlarda ufak bir bahçem vardır, onunla uğraşırım. Bir gün bahçede otururken salyangozu gördüm, ağaca tırmanıyor. İşte o açıdan da ışık, güneş çok iyi vuruyordu salyangozun izine. Biliyorsunuz salyangozlar ağaca tırmanırken arkalarında berrak ve tertemiz izler bırakırlar. O ışık da vurunca öyle güzel bir görünüm oldu ki, beni çok, çok etkiledi. Ya dedim, insanın 50.000 yıllık bir kültür birikimi var. İşte İspanya’da, Fransa’da mağaralarda bulunan el izlerinden buna ulaşılmış; 30.000 ila 50.000 yıl arasında bir kültür havuzu var insanlığın birikimi.
Ki insan, kültürel varlıktır. Doğal varlık olmaktan aklıyla çıkmıştır zaten. Yani kültür insanı, doğayı korur. Şimdi o doğanın aklıyla ve insan olarak insanın üretimleriyle ve aklıyla hareket etmek zorundayız. O, o özelliğini yapıyor, arkasında tertemiz ve berrak izler bırakıyor. Ben ki insanım, yani bu kültür mayasıyla mayalanmış biri olarak, o hayvancağıza, o salyangoza bakarak “Benim de onun gibi hiçbir kültürel izim olmayacak mı? O doğal olarak izini bırakıyor, ben kültür olarak hiçbir izim olmayacak mı bu dünyada?” diye düşündüm bir anda böyle. Hani işte, o elmanın bilim adamının kafasına düşmesi gibi, salyangozu görünce de bende öyle bir düşünce belirdi kafamda. Kitabın ismi “Salyangozu…”, ikinci kitabın ismi belirmişti ama “Birinci kitaba ne yapalım?” derken zamanında Antalya Kumluca’daki şeyi hatırladım; Gelidonya Feneri’ni.
Gelidonya Feneri çok ilginç bir fenerdir, bilmem gittiniz mi? Gitmediyseniz mutlaka gidin, Antalya Kumluca’dadır. Afrika’dan uçan kırlangıçlar binlerce kilometre yol alarak Gelidonya Feneri’ne gelirler ve yorgun argın kendini oraya atarlar. Yüksekçe bir yerdedir fener ve tabii o cıvıl cıvıl, çığlık çığlığa bağrışan, işte oraya… Yolculuğun başlaması ve o yolculuğun yorgunluğuyla kendini karaya ulaştıran ve orada yiyecek arayan elleri, kırlangıçları aklıma getirdi. Ve bu doğaya izlerini bu kadar güzel bırakan iki hayvanı kitaplarıma isim olarak almalıyım, koymalıyım dedim. Bunlar da isimlerde böyle belirdi; “Salyangozu Ezmeyin” ve “Kırlangıcı Vurmayın” diye. Ezmeyin, vurmayın benzeşmesi, ses benzeşmesi tabii kafamda yankılandı. Ondan sonra dedim ki: “Evet, tamam, kitapların ismi oturdu. Biri ‘Salyangozu Ezmeyin’, ikincisi de ‘Kırlangıcı Vurmayın’ olacak.” Tabii ben birinciye o ismi verdim ama baştan öyle şekillenmişti.
“ARI MİSALİ BİR YAZARLIK SERÜVENİ”
Ondan sonra da 2023 yılında gitmiştim ben Fransa’ya. Fransa’da yakınlarımız var, eşimin bütün yakınları oradadır. Kayınvalidem, kayınpederlerim, baldızlarım… Hepsi oradadır. Yani 5-6 tane. Yıllardır da bize gelirler, giderler. İllaki “Ne zaman geleceksiniz, sizi bekliyoruz” falan diye ısrar ederlerdi. Benim uçak fobim vardı, çok korkarım uçaktan. Bahsettim de zaten. “Uçak, bilet falan…”, “Çocuklar…” falan, taksitlerimiz var diye öteleyip erteliyorduk ama artık yapamayacak duruma geldik. Baldızım Meryem sağ olsun, çok ısrarcı oldu. En sonunda “Gideceğiz” dedik artık, çaresi yok. Bizi Meryem… (Gülüyor) Bir daha gitmezsek kapımızı açmayacak, kapımızı çalmayacak diye.
2023 yılında Fransa’ya gittik. Oradan başlıyor zaten benim anlatım, Fransa’dan. Ters bir uyum olarak ikinci kitapta başlar ama aslında birinci kitap Belçika, ikinci kitap Fransa başlığıyla, ismiyle başlıyor. Ters bir şeyle başladım ben, anlatıyla başlarım. Bu da tabii benim yazın karakterimle ilgili bir şey.
Beş ülkeyi gezdik Ayşe Hanım: Belçika, Hollanda, Almanya, Lüksemburg ve Fransa. Buradaki gördüğüm her şeyi… Melez bir metin bu. Kendi hayatımdan, kendi özel tarihimden, aile tarihimden, kendi yaşadıklarımdan, yaşamla olan alışverişimden bir sürü anekdotlar… Ülkelerin karşılaştırmaları, kıyaslamaları var. İşte Fransa nasıl, Türkiye nasıl? Türkiye’de şunlar şunlar yaşanır, Fransa’da bunlar vardır, Belçika böyledir, Hollanda’da bunları gördüm falan şeklinde. Tabii bunları uzun uzun anlatacak değiliz ama bütün bunları yazmaya çalıştım.
Burada tarih devreye girdi, burada mitoloji devreye girdi aklıma geldikçe yazarken. Burada kendi hayatımdan anekdotlar, babamla ilgili anılar, eski komşularımla, hayatla olan dediğim gibi hep andığım hep söylediğim gibi hayatla olan alışverişim, animasyonum, insanlarla olan ilişkilerim, komşuluk ilişkileri vesaire… Yani bu insan ilişkilerini, insanın kültürle olan ilişkisini…
Ayşe Keşkek: Aynen o yüzden yani, yazmak daha önemli. Aynen, aynen. Eee peki… Başladı mı? Başladı, aa affedersiniz. Peki, yazmak sizin için ne ifade ediyor? Çünkü çoğu insan için artık hani yazmak hayatın bir anlamı, gayesi. Yazmadan duramıyor çoğu insan. Sizin için nasıl?
İbrahim Çeşmecioğlu: Ya, öyle tabii ama ben okumayı galiba yazmaktan daha fazla seviyorum. Birçok yazar beni beslemiştir. Marcel Proust’tan tut, Thomas Bernhard’a, Kafka’dan tut Oğuz Atay’a kadar, Yaşar Kemal’e, Adalet Ağaoğlu’na, İnci Aral’a… Bunlar çok önemli yazarlar. Onları okurken kendimden geçiyorum hakikaten. Şimdi insan okuyunca da zaten yazma pozisyonuna ve durumuna yavaş yavaş geliyor. Böyle okuma merhalesi, aşaması kendi kendine insanı bir yerlere götürüyor ve taşıyor. Artık “Yazmalıyım” diyorsun. Havuz taşıyor yani, başlıyor tahliyeden atmaya. Zihin de böyledir yani. İçine hiçbir şey koymazsan kendi kendini öğütür. İçine bir şey koyarsan da oradan bir ürün ortaya çıkar.
“SANATÇI DERTLENEN İNSANDIR”
Yazan insan şey gibidir, en çok ben arıya benzetirim. Bir milyon tane çiçeğe konarsın, günde kilometrelerce uçarsın ve muhteşem bir ürün ortaya çıkarırsın; yani bal gibi lezzetli bir ürün ortaya çıkarırsın. Yazan insan böyledir; bütün günü dolaşır, çiçeklere konar, polenler toplar. İşte kestaneye konarsa kestane balı olur, bu çiçeğe konarsa çiçek balı olur vesaire. Yani böyle çeşitli kitaplardaki çeşitli konulara değgin yazılan bütün yazılar, insanların nereden beslendiğini, hangi çiçeğe konduğunu, hangi ağaçtan bal arısı gibi konarak topladığına ve nasıl o güzel ürünü ortaya çıkarttığına dair bir çalışmadır.
Ama çok ağrılı ve sancılı bir iştir yazmak. Herkesin değişiktir; bir abimiz sabahları yazar, ben hep geceleri yaşar ve yazarım. Yarasa gibi geceleri yaşarım ben. Onun için sabahlara kadar okurum veya yazarım yani, programımı öyle yaparım. Çok çileli, zor bir iştir ama yapmazsan da olmayacak bir iştir. Ve sürekli beni yazma edimi, yazma iştahı ve ısrarı rahatsız eder. Rahatsız olman lazım. Yani yazmak için de o duruma insanın gelmesi için hem çok okuması lazım hem çok değerli bir şeyini kaybetmiş olması lazım. Mutlu insanların meselleri yoktur dünyada, hiçbir mutlu insanın eseri değildir o. Yazar elbette ki bir şeyler yazar, bir şeyler ortaya koyar ama “eser” demez ona. Eser olması için Kafka gibi çok büyük acılar çekmesi lazım, Dostoyevski gibi çok büyük acılara muhatap olması lazım ya da Tolstoy gibi.
Eee yani bütün bunları söyledikten sonra yazmanın kıymeti ve değeri benim gözümde nasıl olduğunu zaten dinleyicilerimize, benim dağımdan, benim zihnimden nasıl bir yere oturduğunu zaten dinleyen herkes de görecektir. Çileli iştir, zor iştir ama insanın kemali, insanın olgunluğu mutlaka değerli bir şeyini kaybettiğin zaman ortaya çıkar. Ondan sonra yönelir okumaya, ondan sonra hayatı başka bir gözle anlamaya, hayatı başka gözle tartmaya yönelir. Yani bir mikroskopla, bir teleskopla bakmak vardır.
Ayşe Keşkek: Bir kırılma noktası olarak yani…
İbrahim Çeşmecioğlu: Olması lazım. Yani mutlaka ona o yöne yönelten bir şey olması lazım. Acı çekmeyen insanların dediğim gibi eserleri yoktur; yazarlar ama yazar olarak bilmiyorum anılırlar mı… Anılmaları yazma edimi, yazmakla ilgili her şey yazar olacak insanın kendi kimliğini, kişiliğini yansıtır; o da toplumu aydınlatmak için, toplumun önünde yürümek için harekete geçer. Başka türlüsü mümkün değil. Acı, aşı gibidir. Nasıl ki aşı az mikrop demekse, az acı almayan insan da büyük acılara karşı korunaklı olamaz. Büyük acılara karşı insanın az acı görmesi lazım, acı çekmesi lazım. Ve acısı olmayan insanların, az önce de söylemiştim altını çize çize tekrar ediyorum, acı çekmeyen insan, üzülmeyen insan asla eser yaratamaz.
Acı çekmek için de yaşanmaz, bu patolojik bir durumdur, hastalıklı bir durumdur. Ben insanlar özellikle acı çeksin demiyorum ama biliyorsunuz yaşadığımız dünyada hayat sürer giderken insanın çeşitli ızdırap ve acılarla karşılaşması çok olağan, hele ki günümüz dünyasında. Kan, kin, nefret, savaşlar… ormanların telef olması, denizlerin kirlenmesi… Bak Marmara önümüzde, salya sümük önümüzde ağlıyor yani. Buna üzülmeyen bir vicdan yazar olabilir mi yani? Onun karşısında kahve içerken onun kokusunu, onun içerisindeki diri kirlilikleri, atıkları… 2 milyon, 3 milyon metreküp atık su giriyormuş Marmara’ya. Şimdi bunu düşünmeyen insan, bununla ilgili dertlenmeyen insan sanat üretemez. Acı çekmek lazım. Acı çekmiyorsan olmaz. Acıyla aşılanman lazım. Eserler böyle ortaya çıkar. Büyük eserler böyle ortaya çıkar.
Ha, ben “eser ürettim”, “eser ortaya koydum” söylemek istemiyorum ama bunun yolu budur demek istiyorum. Mutlu insanların eserleri yoktur demem bundandır. Yani sürekli mutluluk için, amacı mutluluk olarak hayata bakan, öyle yaşayan, hedonist bir tavırla yaşamı algılamaya ve kendini hayatın kaidesi üzerine öyle koymaya çalışan insan eser üretemez. İnsanın içinde koskoca, kaba bir taş vardır. O taşı yonttuğu ölçüde kendini eser haline getirebilir. Hayatın kaidesinin üzerine ancak öyle koyabilir. Bu ne demektir? Bu; yaşadığı acılardan ders alarak, yaşadığı acıları kendi zihin atölyesinde doğru ve güzel işleyerek bunu insanların yararına, insanların geleceklerine bir yapıt, eser olarak yansıtması sayesinde olabilir ancak. Değerli olan budur, önemli olan budur, güzel olan budur. Ama acı çekmek için yaşanmaz, tekrar ediyorum bunu. Bu patolojik bir haldir, hastalıklı bir haldir. Evet, buyurun.
Ayşe Keşkek: Kaleminize, yüreğinize sağlık İbrahim Bey. Sizin başarılarınızın da, yazılarınızın da devamını diliyoruz. Yolunuz açık olsun.
İbrahim Çeşmecioğlu: Çok teşekkür ederim.
Ayşe Keşkek: Şimdi İrem Yayıncılık’a gelirsek eğer, Zeynel Bey’e bir sorum olacak bu kitaplarla ilgili, değerlerinizle ilgili.
Zeynel İren: Buyursunlar lütfen.
Ayşe Keşkek: Zeynel Bey de yayınevine gelen her kitabı ilk önce kendisinden geçerek baştan sona okuyor. Bu ölçüde Zeynel Bey, bu kitapları da okudunuz. Sizin düşünceleriniz nelerdir İbrahim Bey’in kitaplarıyla ilgili?
Zeynel İren: Sevgili yazarım, merhabalar. Hoş geldiniz. Sizi bugün burada misafir etmek benim için çok onur oldu, çok duygulandım. Ayşe Hanım ve Bülent kardeşimin destekleri, yardımlarına ayrıca minnettarım, çok sağ olun.
E tabii, siz de biraz değindiniz. Gayet güzel anlattığınız gibi okuma sevdalısı bir insanım. Okumadan duramam, yazmadan hiç duramam. Hiçbir şey yazmasam, rahmetli anama mektup yazarım. İçimi boşaltırım; duygularımı ona aktarırım, ben rahatlarım. Yani okuyan kişi, yazar olan kişi içinde biriktirdiklerini mutlaka bir tarafa saçmalı. Faydalı olacak şekilde saçmalı ki bizden sonra gelen gençlere, küçüklere, meraklı olanlara örnek olsun.
E ben tabii ki, benim bir ahdım vardı. Benim yayınevine gelen her kitabı ben mutlaka ve mutlaka okurum. Son zamanlarda göz kapaklarımın ağrıdığını hissediyorum ama okumayı bırakmıyorum. Mutlaka onları okumam lazım. Eğer ben o kitapları okumazsam, onlara nasıl güvenip de o kitapları basacağım? Onun içinde ne olduğunu benim bilmem lazım. Ona inanacağım, ondan sonra o inandığım gibi yazardan çok gayret sarf ederek o kitabın en iyi şekilde çıkıp en iyi şekilde tanıtılmasını isteyeceğim.
İşte şimdi sevgili yazarımın kitaplarını bastık. Bu kitaplar bana nasıl etki etti? Çok tekrar yazan, kitaplarını okudum; yani şu kitabı üçüncüye okuyorum. Hata bulamadım. Çok harika bir kaleme alma var. Cümleleri, kelimeleri, anlatımı o kadar güzel ki sanki onlar süzgeçten geçmiş, demlenmiş ve okuyucuya anlatılır gibi. Hâlbuki ben biliyorum ki içinden geldiği gibi yazılan bir kitap bu ve çok güzel bir kitap. Ve kime verdiysem, kimle sohbet ettiysem yakın arkadaşlarımdan, hepsinin de beğenisi olduğunu söylüyorlar. Beğendiklerini anlatıyorlar.
Ben tabii ki biliyorum kitapları çok güzel olmuş, çok güzel yazılmış ve bundan sonraki kitaplarının da aynı şekilde, en iyi şekilde çıkacağına inanıyorum. Ve sevgili yazarımda o yetenek, o birikim, o anlatım var. Ona ben inanıyorum, kalben inanıyorum ve daha güzel de olacak. Kitaplarla ilgili söyleyeceğim bu kadar. Herkese zaten tavsiye ediyorum; alsınlar, okusunlar, görsünler. Yani görsünler ki okumadan, bilmeden kimse hakkında bir değer yargısına varamazsınız. O değer yargısına varmak için, doğruyu görmek için mutlaka ve mutlaka o kitapları okumak lazım. Ben kendisine çok teşekkür ediyorum, çok güzel eserler yayınlamış. Devamını diliyoruz inşallah.
Ayşe Keşkek
Bu yazımı daha önce çalıştığım gazetede, köşemde yayımlamıştım. Arşivi karıştırırken karşıma çıkınca, bazı bölümlerinde değişiklik…
Denizcilik işlemlerinde ödeme süreçleri dijitalleşti. Bakan Uraloğlu, ödemelerin yüzde 80'inin artık çevrim içi yapılabildiğini duyurdu.
İletişim Başkanı Duran, okullarda Medya ve Bilgi Okuryazarlığı Kulüpleri kurulacağını açıkladı. Proje, öğrencileri dezenformasyondan korumayı…
Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, 2026 Avrupa Para Yüzme Şampiyonası'nda 16 madalya kazanan…
Şarköy Belediyesi, kentin kültürel ve sanatsal hayatına katkı sunan anlamlı bir etkinliğe ev sahipliği yaptı.…
Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Eylül Ayı Olağan Meclis Toplantısı, Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Candan Yüceer başkanlığında…