Sabahın köründe, güneşin daha maşallahı var dediği, kuşların bile birbirine “Sen niye bu kadar erkencisin?” diye dik dik baktığı saatlerde ofise geldim.
Gündüz kuşağı ev hanımları bile henüz çayını demlememişken, ben masama kurulmuş, bilgisayardaki ufak tefek işleri hallediyordum bile.
Neden mi? Çünkü kahraman olmak bunu gerektirir!
Bilgisayarla olan kısa ve şiddetli çatışmam zaferimle sonuçlanınca, ofisin o “küçücük ve şirin” balkonuna kendimi attım. Ve işte o an, rüzgâr yüzüme bir tokat gibi çarptı: Eylül gelmişti efendiler!
Yaz resmen ofisi terk etmiş, yerine “Of de, burnun aksın” diyen sonbahar serinliği oturmuştu.
Balkondan aşağı, ofisin arkasındaki otoparka baktım; otopark bomboştu.
İnsan, “Acaba bir tek ben mi zaniyim, diğerleri sabaha kadar parti yapıp bayıldı mı?” diye düşünmeden edemiyor. Tam bu derin felsefi düşüncelere dalacakken, dört katlı karşı apartmanın en üst katından yükselen klasik müzik ezgileri kulaklarımı tırmaladı. .
Tabii ki ofis hayatının altın kuralını unutmadım: Sosyal diplomasi! Gerekli “günaydın” faslını, sağa sola baş selamları vererek, robotik bir neşeyle görevimi başarıyla tamamladım.
Böylece her sabah masum bir kahveyle başlayan gerçekleriyle harmanlanan sabah rütiellerim de resmi olarak kapanmış oldu.
Yaşasın sonbahar, yaşasın otoparktaki o yalnız araba!v